top of page
  • Gri LinkedIn Simge
  • facebook
  • twitter
  • instagram

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Kış Ayının Süper Besini: Bal kabağı

    Bal kabağı kış mevsiminde bağışıklığı güçlendiren sebzelerin başında geliyor. Bal kabağı beta karoten içeriği açısından çok zengin bir kaynak. Güçlü bir antioksidan olan beta karoten A vitaminin öncül maddesi, karaciğerde depolanarak ihtiyaç duyulduğunda A vitaminine dönüşüyor. Ayrıca B ve E vitamini, demir, sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, çinko, fosfor ve lif açısından zengin bir meyve olan balkabağı süper besinler listesinin başlarında yer alır. Balkabağı çok besleyici ve kalorisi düşük bir besindir. 100 gram balkabağında yaklaşık 25 kalori, 5 gram karbonhidrat, 2,2 gram lif, 1,1 gram protein, 0,1 gram yağ ile 383 miligram potasyum, 0.8 miligram demir ve 22 miligram kalsiyum bulunuyor. Balkabağı birçok kanser türüne karşı koruma sağlaması, sindirim sistemini rahatlatarak kabızlığa iyi gelmesi ve kalbi koruması balkabağının faydaları arasındadır. Balkabağının içeriğindeki zeaksantin karotenoidler yardımıyla göz sağlığının korunmasında önemli bir role sahip. Yüksek Posa içeriği sayesinde balkabağının püresi veya çorbası uzun süre tok kalmanızı sağlarken; bağırsak problemleri yaşayan kişilerde bağırsakların yeniden hareket kazanmasına yardımcı oluyor. Bal kabağının antioksidan vitamin ve minerallerden oldukça zengin kaynağı sayesinde vücudu bakteri, virüs ve mikroplardan koruyarak mevsim geçişlerinde ve dondurucu kış günlerinde bağışıklık sisteminin desteklenmesine yardımcı oluyor. Bal kabağı tüketirken dikkat edilmesi gerekenler Vitamin ve mineral değerlerini kaybetmemesi ve daha faydalı olabilmesi açısından kabuğunu tüketeceğiniz zaman soyun ve doğrayın. Bu şekilde besinsel değerlerinin kaybı önleniyor. Tüketilmeden önce de çok fazla ve uzun süreli ısıya maruz bırakılmayın. Fırında veya buharda kısa sürelerde pişirin. Bu şekilde vitamin ve mineral kayıpları en az seviyeye indirilebiliyor. Tatlısını yaparken, sağlığa zararı kesin olarak kanıtlanmış rafine şekerden kaçının. Onun yerine pekmez ya da bal kullanarak tatlandırabilirsiniz. Bal ve pekmezi, bal kabağını pişirdikten sonra üzerine ilave etmeniz daha sağlıklı. Bal kabağı Çorbası 3-4 adet havuç 2 diş sarımsak 1 adet soğan 1 yemek kaşığı zeytinyağ 150 gram balkabağı Az, tuz, kimyon, karabiber İlk olarak soğan küp şeklinde doğranır, hafifçe ezilen sarımsak pembeleşinceye kadar sotelenir. Sonrasında doğranmış balkabağı, havuç ile baharatlar ilave edip sotelemeye devam edilir. 1-2 bardak su ekleyip blendırdan geçirilir. Kış aylarında bu besin kaynağını sofralarınızda daha fazla yer vermek için tatlı dışında değişik alternatifler deneyebilirsiniz.

  • Laktoz nedir? Laktoz intoleransı neden olur?

    Laktoz intoleransı, süt veya süt ürünlerinde bulunan karbonhidrat olan laktozun sindiriminde gerekli laktaz enzim eksikliği ya da enzim aktivitesinde yetersizlik sonucu sindirilememesi durumudur. Laktaz enzim aktivitesi gebeliğin son döneminde artar ve bebeklik dönemi boyunca da yüksek seyreder. Sindirilemeyen laktoz, ince bağırsak ve kolonda bakteriler tarafından fermente edilerek kısa zincirli yağ asitleri, hidrojen (H2), karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) oluşumuna neden olmaktadır. Bu durum sonucunda gaz, karın ağrısı, kramp, distansiyon, bulantı, kusma, ishal, dehidratasyon gibi semptomlar olabilir. Çoğu insan normalde sütten kesilmesinin ardından laktaz üretemez ve sonuçta laktoz intolerans ortaya çıkar. Dünya üzerindeki yetişkin insanların yaklaşık %70'inin laktoz intolerans olduğu düşünülmektedir. Laktaz enzimindeki düşük aktivite, tüketilen laktozun gastrointestinal kanalın sindirme kabiliyetini aşması halinde, laktoz maldigesyonuna(sindirim bozukluğu) ve gastrointestinal stres semptomlarına neden olabilmektedir. Laktoz İntoleransın Teşhisi Laktoz intolerans teşhisinde çeşitli yöntemler bulunmakla birlikte, teşhiste izlenen ilk yol genellikle hastanın diyetinden laktoz içeren ürünlerin çıkarılması ve semptomların bu süre zarfında izlenmesi olmaktadır. Bununla birlikte, süt tüketimi ile bazı hastalarda laktoz intolerans semptomlarının gözlenmemesi, teşhisi zorlaştırmaktadır. Ayrıca semptomlar gözlense bile bunun nedeninin huzursuz bağırsak sendromu gibi altta yatan başka bir intestinal rahatsızlığın göstergesi olma ihtimali de bulunmaktadır Laktoz emilim bozukluğunun tanısı birden çok farklı test tekniği ile konulmaktadır. Bu yöntemler; İnce Bağırsak Biyopsi Doğrudan laktaz enzim aktivitesinin değerlendirilmesidir. Altın standarttır fakat uygulanması zordur. Laktoz Tolerans Testi 50 gram laktoz alımı sonrası klinik belirtiler ortaya çıkar. 50 gram laktoz yüklemesinden önce ve sonra kan glikozunda maksimum 20 mg/dl artış veya idrar galaktoz düzeylerinin ölçülmesiyle tanı konulmaktadır. Laktoz Nefes Testi 50 gram laktoz alımının ardından uygulanır. Laktozun intestinal fermantasyon ile oluşan karbon, hidrojen, oksijen oluşumunu tespit eder. Açığa çıkan hidrojenin nefeste ölçülmesidir. En sık kullanılan yöntemdir. Genetik Testler 13910 C/T polimorfizmi; erişkin tipli hipolaktazidir. T” alleli dominant olarak laktaz yeterliği ile karakterize ve 13910 C/C hastalardaki şekildir. Laktoz İntoleransının Semptomları Laktaz enziminin yetersizliği, laktoz alımından 30 dakika ile 2 saat sonra şişkinlik, barsakta gaz oluşumu ve karın ağrısıyla sonuçlanabilir. Sindirilememiş laktoz barsağın pH’sını asidikleştirir, ozmotik yük artışıyla birlikte sulu, hacimli köpüklü bir dışkı oluşur. Hastaların genelinde diyare sebebiyle ağırlık kayıpları gözlenmez. Laktozun Besinsel Kaynakları Sütteki laktoz konsantrasyonu, içerdiği yağ ve protein ile ters orantılıdır. Yağ ve protein içeriği düşük olan anne sütü (%7), inek sütüne (%4-5) göre daha yüksek düzeyde laktoz içeriğine sahiptir. Laktoz, süt dışında tereyağı, margarin, yoğurt, kefir, peynir, süt tozu, krema ve dondurmada bulunur. Suda çözünebilen laktoz, sert peynirlerin üretimi sırasında peynir altı suyuna geçer ve bu nedenle sert peynirler daha az laktoz içermektedirler. Besinlerin Laktoz İçerikleri Laktoz intoleransı Tedavisi Laktoz intoleransı olan bireylerde tıbbi beslenme tedavisinde amaç diyetle alınan laktoz miktarını azaltmaktır. Bu esnada diyetin örüntüsü oluşturulurken şu yollar izlenebilir: • Laktoz içeren besinlerin diyetten çıkarılması • Düşük laktoz içeren besinleri tüketmek (laktozsuz süt ve laktoz içeriği düşük yoğurt vb.) • Laktoz içeren besinlerle birlikte laktaz enzimi tüketmek • Süt yerine yoğurt tüketmek Beslenme tedavisinde en etkili yöntem birinci seçenektir. Ancak diyetten süt ve ürünlerinin çıkarılması başta kalsiyum olmak üzere birçok elzem besin ögesi yetersizliklerine neden olabilmektedir. Kalsiyum alımındaki azalma osteoporoz, hipertansiyon ve bazı kanser türleri gibi önemli sağlık sorunları ile ilişkili bulunmuştur. Bu yüzden diyete laktozu azaltılmış besinler eklenmeli veya laktoz içeriği daha düşük olan besinler ile kişinin bulguları izlenmelidir. Birçok laktoz intoleransı olan birey 12 gramın altındaki laktoz tüketimini tolere edebilirken, ancak bazı bireylerde ise 1-2 gramda bile semptomlar açığa çıkabilmektedir. Diyet tedavisinde temel amaç laktoz içeren besinlerden uzak tutmak ile büyüme ve gelişimi sağlamaktır.

  • Flavonoidler Nedir? Hangi Besinlerde Bulunur?

    Flavonoidler aslında her bitkide bulunan, bitkilere gözlerimizi kamaştıran parlak sarı, turuncu ve kırmızı renkleri veren, 6000'den çok farklı maddeden bir araya gelen bir ordudur. Çoğu flavonoid insan bedeninde antioksidan işlevi görmektedir. Flavonoid yapısındaki bu bileşikler; antosiyaninler flavonoller, flavonlar, kateşinler, flavanonlar ve izoflavonoidler olarak gruplandırılabilir. Pek çok gıda kaynağı flavonoid içermektedir. Meyve ve sebzeler, çay, kahve ve şarap gibi bitkisel kaynaklı yiyecek ve içeceklerde bulunmaktadır. Temel kaynakları, meyveler (örn. Narenciye meyveleri, kuşburnu, kayısı, vişne, üzümler, elma, kuş üzümü, yaban mersini), sebzeler (örn. soğan, yeşil biber, brokoli, domates, ıspanak), içecekler (kırmızı şarap, kahve, çay), kahve çekirdeği, soya ürünleri ve baharatlardır. Flavanoidler; gıdalarda genellikle renk, tat, yağ oksidasyonunun engellenmesi, vitamin ve enzimlerin korunmasından sorumludur. Gıdalardaki flavanoid miktarı, gıdanın işleme şekline göre farklılık göstermektedir. Bu konuda pek çok çalışma mevcuttur. Örneğin işlenmiş meyve ve sebze öncelikle kabuk, sap, çekirdek gibi kısımlarından ayrılmaktadır. Ancak yapılan çalışmalar, özellikle çekirdek ve kabuk kısmının uzaklaştırılması ile meyve sebzelerdeki antioksidan kaynaklarında önemli kayıpların meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Flavonoidler; antioksidan, antimutajenik, antiproliferatif, antitümör, antiviral ve antienflamatuar gibi özellikleriyle dikkat çekmektedir. Epidemiyolojik çalışmalar, kardiyovasküler hastalıklar ve kanser riskini düşürmesi yönüyle flavonoid bileşiklerinin önemini göstermiştir. Diyetimize flavonoidleri dahil etmek, yüksek tansiyonu yönetmeye yardımcı olabilir. Çalışmalar, flavonoid içeriği açısından doygun bir diyetin daha uzun yaşam süresi ve kardiyovasküler hastalıkların riskinin azalması ile ilişkili olduğunu bildirmiştir. Flavonoidler ayrıca diyabet riskini azaltmada yardımcı olabilir. Bazı çalışmalar flavonoidlerin kemik oluşumunu artırabildiğini ve kemik emilimini engellediğini bildirmiştir. Flavonoidler yaşlı erişkinlerde bilişi iyileştirebilir. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalar flavanoidlerin tüm bu özelliklerinin yanında ayrıca antidiyabetik ve obeziteye karşı etkilerini de ortaya koymaktadır. 2017de yapılan bir çalışmada 2734 kadının kesitsel analizleri, antosiyaninlerin ve flavonollerin daha yüksek alımı, daha düşük yağ kütlesi ve azalmış merkezi adipoziteyle ilişkili olduğunu göstermiştir.

  • İnsülin Direnci Nedir?

    İnsülin pankreasta beta hücreleri tarafından üretilen, karbonhidrat, yağ ve protein moleküllerinden enerji sağlama ve normal metabolizma için gerekli bir hormondur. İnsülin, pankreastan salgılanan yağ, protein ve şeker metabolizmasını düzenleyen bir hormondur. Besinler, ağızdan alındıktan sonra şekere parçalanarak kan dolaşımına geçer. Vücudumuzun başlıca enerji kaynağı olan kan şekerindeki yükselme algılandığında, pankreasa bir sinyal gönderilir. Bu sinyalden sonra, pankreas kana insulin salgılar. İnsülin, hücrelerdeki “insülin reseptörü” adı verilen bir yapıya bağlanır. Böylece kan dolaşımındaki şeker, enerji sağlamak için kullanılmak üzere hücre içine alınır. Şeker hücrelere girdikçe kan şekeri düzeyleri normale döner. İnsülin direnci, organizmada normal seyreden fizyolojik yoğunluklarda bulunan insüline karşı biyolojik yanıtın bozulması, insüline karşı organizma hücrelerinde beklenen durumdan daha az metabolik yanıtların olması olarak tanımlanabilir. İnsülin direnci vücutta başta kas-iskelet sistemi, adipoz doku, yağ ve protein metabolizması, üreme sistemi, santral sinir sistemi, bağışıklık sistemi gibi pek çok vücutsal yapıya ve sisteme etki eder. İnsülin Direnci Gelişiminde Etkenler İnsülin direnci gelişiminde endokrin, metabolik, immünolojik ve genetik faktörlerin önemli olduğu düşünülmektedir. Fazla kilo, hareketsiz bir yaşam tarzı, yüksek kan basıncı, bazı ilaçlar, hiperglisemi (glukoz toksisitesi), yaşlanma ve yüksek kan kolesterol ile lipid düzeylerinin de diğer önemli faktörler olduğu bilinmektedir İnsülin Direncinin Nedenleri ve Risk Faktörleri Ailelerinde insülin direnci veya tip 2 diyabet hastası olan bireylerin genetik faktörler nedeniyle insülin direnci geliştirmesi ihtimali daha yüksektir. Bununla birlikte egzersizden uzak, hareketsiz bir yaşam tarzı ve fazla kalori içeren diyetle beslenme gibi çevresel faktörler de insülin direncinin gelişimine katkıda bulunmaktadır. Kas, yağ ve karaciğer dokuları insülin direncinden en çok etkilenen dokulardır. İnsülin direnci riskini daha artıran faktörler arasında Bu durumu daha olası hale getirebilecek şeyler şunları içerir: Özellikle karın bölgesinde yağlanma şeklinde görülmesi, Obezite, Aktif olmayan yaşam tarzı, Karbonhidrat ağırlıklı diyet, Gestasyonel diyabet, Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması hastalığı ve polikistik over sendromu gibi sağlık koşulları, Ailede diyabet geçmişi, Sigara içme, Etnik köken, İleri yaş, özellikle 45 yaş sonrası, Cushing Sendromu ve akromegali gibi hormonal bozukluklar, Steroidler, antipsikotikler ve HIV ilaçları gibi ilaçlar, Uyku apnesi gibi uyku sorunları İnsülin Direncinde Tanı Bel çevresinin erkeklerde 102 cm’den, kadınlarda 88 cm’den geniş olması dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Serum trigliserid seviyelerinin 150 mg/dL’den yüksek olması, kan basıncının 130/85 mmHg’nın üzerinde seyretmesi, HDL kolesterol düzeyinin 40 mg/dL’nin altında bulunması ve açlık kan şekerinin 100 mg/dL’den büyük olması, ileri inceleme ve hekim kontrolü için önemli risk faktörleridir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün kriterlerine göre: • Tip 2 diyabet, • 101 – 125 mg/dL arasında seyreden açlık kan şekeri seviyeleri, • Bozulmuş glukoz toleransı (75 g. şeker yükleme testi sonrası 140–199 mg/dL arasında seyreden şeker seviyeleri), • Hiperinsülinemik olup açlık kan şeker seviyeleri normal, ancak glukoz emilim düzeylerinin %25’in altında bulunması, yüksek riskli grubu ifade etmektedir. Aşağıdaki faktörlerin en az iki tanesinin bulunması da yüksek risk olarak kabul edilmektedir: 1. Kan basıncının 140/90 mmHg’dan yüksek olması ve ilaç tedavisi alınması, 2. 150 mg/dL’nin üzerindeki trigliserit seviyeleri, 3. HDL seviyelerinin erkekler için 35 mg/ dL’nin, kadınlar için 39 mg/dL’nin altında olması, 4. Vücut kitle indeksinin 30 kg/m2 ’nin, bel basen oranının erkekler için 0,9’un, kadınlar için 0,85’in üzerinde olması, 5. İdrar albumin atılım seviyesinin 20 mcg/ dk’nın veya albumin-kreatinin oranının 30 mg/g’dan büyük olması. İnsülin Direnci ve Beslenme İnsülin direnci ile ilişkili; metabolik sendrom, diyabet, hipertansiyon, dislipidemi, gibi hastalıkların ve komplikasyonlarının önlenmesinde ve tedavisinde beslenmenin düzenlenmesi önemli bir yer tutmaktadır. İnsülin direncinin başlangıç aşamalarındaki bireyler, beslenme düzenlenmesi ve egzersiz sayesinde ideal kilolarına ulaştıklarında ve ideal kiloyu uzun süreli koruduklarında, hipertansiyon, diyabet ve dislipidemi oluşumunun önüne geçilmesi mümkün olmaktadır. Kilo kontrolünü amaçlayan çok sayıda diyet modeli mevcuttur. Temel prensip, tüketilen kaloriyi kısıtlamak, karbonhidrat ve/veya protein kısıtlaması gibi makro besin dengesini sağlamak ve egzersiz programı ile desteklemektir. Karbonhidrat miktarı kısıtlanmış diyetlerin serum glikoz ve insülin seviyelerinde düşüşe yol açabileceği gösterilmiştir. İnsülin direncinin beslenme biçimi ile önlenmesi için karbonhidrat ve toplam kalori kısıtlaması yapılması ve düzenli egzersiz ile bu diyetin takviye edilmesi gerekmektedir. İnsülin Direnci Tedavisi İnsülin direncinin, kan şeker seviyelerinin, kan lipid profilinin ve gerektiği hallerde şeker yükleme testlerinin periyodik olarak yapılması mühimdir. Hastanın konu hakkında bilgilenmesi ve bu doğrultuda yaşam tarzında etkin değişiklikler yapabilmesi ise en temel korumayı oluşturmaktadır. Düzenli egzersiz yapmanın, yeterli su içmenin, dikkatli bir beslenme ile kalori dengesini sağlamanın, insülin direncini ve diyabet riskini minimuma indireceği; periyodik kontrollerle yukarıda sayılan parametrelerin yakın takibinin ise erken tanıda önemli rol oynadığı genelde kabul gören ortak bir görüştür.

  • Çay mı yoksa kahve mi?

    Birçok kişi açısından çay ve kahve gibi içecekleri tüketme nedeni kafeinin uyarıcı etkisidir. Sabahları hala tam uyanamamış bir haldeyken motorumuzu çalıştıran yağ gibidir bu içecekler. Kahve ve çay arasındaki en büyük farklardan biri, kahvenin çaydan yaklaşık 2 ila 3 kat daha fazla kafein içermesidir. Bu yüzden çoğu insan kahveyi gıpta ile bakılan bir enerji artışı ile ilişkilendirir ve sabahları ya da öğleden sonra daha zinde ve uyanık olmak kahve içme eğilimindedir. Hem kahve hem de çayın sağlık açısından birçok faydası vardır. Çalışmalar, kahve içmek ile Parkinson, kolon kanseri, karaciğer hastalığı ve tip 2 diyabet için düşük risk arasında pozitif bir ilişki bulmuştur. Çayın bağışıklık sisteminizi, inflamasyon kanser ve kalp hastalığı riskini azaltmak ve bağırsak sağlığını geliştirmekte yardımcı olduğu tespit edilmiştir. Çay ve Kahve Tüketiminde Nelere Dikkat Edilmelidir? Çay ve kahve tüketimi sırasında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta günlük kafein miktarının aşılmamasıdır. Çay ve kahve çeşitlerinin içerdiği kafein miktarı bilinmeli ve içecek tüketimi buna göre sınırlandırılmalıdır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre, yetişkinler için kafein miktarının günlük 300 mg ile sınırlı olması gerektiği ve bu miktarın aşılmaması için belirli ölçülerde çay ve kahve tüketimi yapılması söylenebilir. Ortalama bir fincan kahvede 80 ila 100 miligram kahve bulunur ve bu sizi uyanık ve enerji dolu tutmak için kesinlikle yeterlidir. Kahvenin kafein içeriği, çok çalışan veya ihtiyaç duydukları kadar uyumayan insanlar için gerçekten faydalı olabilir, ancak tüm enerjiniz için kafeine bağlı olmayı önermiyoruz. Kafein ile kilo verme arasında da bir bağlantı vardır. Ancak kafein her zaman iyi değildir. Çok fazla kafein sadece gergin veya sersemlememize neden olmakla kalmaz, aynı zamanda kafeinin anksiyete ve uyku bozuklukları gibi durumları şiddetlendirdiği de bilinmektedir. Ancak çoğu çayda da kafein de bulunur. Bazı çaylar fincan başına 50 miligram içerir, bu nedenle çay içerken kafein tüketiminize de dikkat etmeniz gerekir. Kafeinsiz çaylar arasında papatya çayı, gül çayı, kutsal fesleğen çayı ve krizantem çayı gibi çoğu bitki çayı bulunur. Hızlı bir enerji artışı arıyorsanız, kahve kesinlikle en iyi seçeneğinizdir, ancak birçok insan kahve yerine çay içtiklerinde daha istikrarlı enerji seviyelerine ve daha yüksek verimlilik seviyelerine sahip olduklarını bildirmiştir. Peki Çay Mı Kahve Mi? Bu sorunun cevabı için Northwestern Üniversitesinde yürütülen bir araştırma bize bilgi verebilir. Yapılan bu çalışmada avrupa kökenli kişilerde bazı genetik değişkenlerin kafein, kinin ve propiltiourasil (prop) gibi maddelerin acılığını algılamasındaki farklılıkları gösterdiği bildirilmiş. Çalışma daha sonra, önceden yapılan ve yaşları 37 ila 73 arasında değişen yüz binlerce katılımcıyla yapılan bir başka araştırmadan elde edilen sonuçları incelenmiş. Bu sonuçlarda kişilerin genetik bilgilerinin yanı sıra günde hangi içecekten kaç bardak içtiklerinin bilgisi de verilmiş. Araştırmada kafeini acı olarak algılamaya genetik olarak daha yatkın olan kişilerin daha fazla kahve içtiğini ancak kinin ve prop’u acı olarak algılamaya yatkın olanlarda kahve tüketiminin biraz düştüğünü gördü. Çay içenler incelendiğinde ise durumun tam tersi olduğu görüldü. Tat genlerimiz ne kadar çay, kahve ya da alkol tükettiğimiz konusunda kısmi bir rol oynuyor. Çay tüketimine yönelik tercih, kahveden kaçınma olarak görülebilir çünkü genlerimiz, kahvenin bizim için fazla acı olduğuna karar vermemize sebep olmuş olabilir. Jue-Sheng Ong, Liang-Dar Hwang, Victor W. Zhong, Jiyuan An, Puya Gharahkhani, Paul A. S. Breslin, Margaret J. Wright, Deborah A. Lawlor, John Whitfield, Stuart MacGregor, Nicholas G. Martin & Marilyn C. Cornelis Understanding the role of bitter taste perception in coffee, tea and alcohol consumption through Mendelian randomization Article number: 16414 (2018)

  • D Vitamini ve Obezite İlişkisi

    D vitamini kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen, yağda eriyen vitaminler arasında yer alan ve diğer vitaminlerden farklı olarakta vücutta üretilen hormon ve hormon öncüleri olan bir grup steroldür. Vitamin D organizmada pek çok mekanizmayı regüle eden, hormon olarak da adlandırılan çok önemli bir moleküldür. Vücutta kemik ve kas gelişimini destekleyen birçok mekanizmada doğrudan veya dolaylı olarak görev yapan, yağda çözünen sterol yapılı moleküldür. D vitamininin deride sentezlenen kolekalsiferol (D3 vitamini) ve besinlerle alınan ergokalsiferol (D2 vitamini) olmak üzere iki kaynağı bulunmaktadır. D2 vitamini yağlı balıklarda, balık karaciğerinde, balık yağında, karaciğerde, yumurta sarısında, mantarda, az miktarda da olsa kırmızı et ve peynirde doğal olarak bulunur. D3 vitamini ise insanlar da dahil olmak üzere çoğu omurgalı hayvanın derisinde 7-dehidrokolesterolden fotokimyasal olarak üretilir. D3 vitamini, UV ışığına maruz kaldıktan sonra sentezlenir, ayrıca çeşitli besinlerle de küçük miktarlarda alınabilir. D2 ve D3 vitamininin her ikisi de büyük ölçüde aynı yolla metabolize olduklarından dolayı ortak bir isim olan D vitamini olarak adlandırılır. Büyük oranda deride sentezlenen D vitamini için güneş ışığından yeterince yararlanılması halinde takviye almaya gerek yoktur. D vitamininin yetersizliğini gösteren en önemli parametre serum 25(OH)D3 düzeyidir. 25(OH)D3, yağ dokusunda depo halinde bulunan D vitamini ile denge halindedir ve vücudun tüm D vitamini havuzu hakkında en doğru bilgiyi veren parametredir. D vitamini seviyesinin belirlenmesinde ideal parametrenin serum 25(OH)D3 seviyesi olmasını sağlamaktadır. 0-20 ng/ml eksiklik, 21-29 ng/ml yetersizlik, 30-100 ng/ml optimal düzey olarak değerlendirilir. D vitamini seviyesi güneşe maruziyet (cilt tipi, mevsim, yaşanılan enlem, güneşe maruz kalınan saat dilimi, güneş koruyucu kullanımı, giyinme alışkanlıkları), besinle D vitamini alımı (balık yağı, yağlı balıklar, D vitamini ile zenginleştirilmiş ürünlerin tüketimi), yaş (ilerleyen yaşlarda deri ve böbreklerin üretim kapasitesinin azalması), gebelik, aşırı emzirme, sosyoekonomik durum (evde daha az zaman geçirme, besin alım gücünün azalması), ilaç etkileşimleri, D vitamini metabolizmasında oluşabilecek varyasyonlar, obezite gibi faktörlerden etkilenir. Bebek, çocuk, adolesan ve yetişkinler için Amerikan Tıp Enstitüsü (IOM) 2011 yılında yayınladığı raporda günlük D vitamini ihtiyacını bebeklerde 400 IU/gün, 1-70 yaş arası bireylerde 600 IU/gün, >70 yaş ve üzeri bireylerde ise 800 IU/gün olarak belirlemiştir. Obezite ve D vitamini yetersizliği arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğuna dair birçok araştırma sonucu bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda aşırı kilolu ve obez bireylerdeki 25(OH)D düzeylerinin normal kilolulara göre daha düşük olduğu görülmektedir. D vitamini reseptörlerinin vücudumuzda birçok dokuda bulunduğundan dolayı vücudumuzdaki pek çok sistemin fonksiyonlarını sürdürmesinde etkili olduğu, pek çok hastalığa karşı vücudumuzu koruduğu bildirilmektedir. Vitamin D eksikliğinin özellikle kardiyovasküler hastalıklar, obezite, diyabet, hipertansiyon ve kanserle ilişkili olduğu yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Düşük vitamin D düzeylerinin obeziteye yol açması daha güçlü bir bakış açısıdır. Vitamin D ve obezite ilişkisini araştıran çalışmaların çoğu kesitseldir. Elde edilen verilerin standardizasyonu zordur. Bu nedenle araştırma sonuçları çelişmektedir. Yapılan çalışmalarda D vitamin düzeyi düşük erişkinlerde obezitenin daha sık ortaya çıktığı gösterilmiştir. BKİ’de her bir birim artışın 25(OH)D3’de %1,15 azalmaya yol açtığı gösterilmiştir. Öte yandan BKİ’de 1 kg/m2 düşüşün 25(OH)D3 düzeylerinde azalmaya eşlik ettiğini bildiren yayınlar da mevcuttur. Son araştırmalar D vitaminin obezitede insülin direncinin patogenezinde rol oynadığını göstermektedir. D vitamini eksikliği ve buna bağlı olarak periferik dokulardaki hücre içi kalsiyumun azalması, pankreas β hücreleri tarafından insülin sekresyonunun azalmasına, insülin sinyalinin bozulmasına ve obezite hastalarında insülin direncinin gelişmesine katkıda bulunan GLUT-4'ün translokasyonuna neden olacağını göstermiştir. D vitamini ile yapılan çalışmaları birbirleriyle karşılaştırmak, seçilen örneklerin gruplarının demografik özelliklerindeki farklılıklar, coğrafi bölge farklılıkları, 25(OH)D3 düzeyi ölçüm metotlarındaki farklılıklar ve esas alınan eşik değerlerinin farklı olması nedeniyle zordur. Ancak D vitamini yeterli veya yetersiz diye kategorize edildiğinde obezlerde D vitamini yetersizliği ile anlamlı ilişki mevcut.

  • Koenzim Q10 Nedir? Ne İşe Yarar?

    Koenzim Q10 (KoQ10; Ubikinol-10 ve/veya Ubikinon-10) hücredeki enerji üretimi sırasında kilit enzimatik reaksiyonlarda koenzim olarak görev yapan, her hücrede bulunabilen, yağda çözünen, vitamin benzeri bir bileşiktir Koenzim Q10 veya CoQ10, insan vücudunun doğal olarak yaptığı bir maddedir. Hücreler onu enerji üretmek için kullanır. CoQ10, hücrelere ve DNA'ya zarar verebilecek serbest radikallerle savaşmaya yardımcı olan güçlü bir antioksidan olarak da işlev görür. Bilinen isimleri Ubikinon Ubiquinol CoQ CoQ10 UbiQgel™ (piyasa adı) 2,3 dimethoxy-5 methyl-6-decaprenyl benzoquinone (bilimsel adı) Koenzim Q10'nin diğer temel işlevlerinden biri de antioksidan görevinin olmasıdır. Koenzim Q10 endojen olarak sentezlenen ve yağda çözünen vitamin benzeri tek antioksidandır. Özellikle indirgenmiş formunun önemli bir fizyolojik lipid çözünür antioksidan olduğu gösterilmiştir. Koenzim Q10, membranlarda doymamış lipit zincirlerine yakın konumda olup, serbest radikallerin başlıca süpürücüsü gibi hareket etmektedir. Konumundan dolayı membranda üretilen serbest radikallerin komşu lipid ve protein molekülleri ile reaksiyona girmesini engellemektedir. Bunun yanı sıra bazı antioksidan görevi gören vitaminler ile birlikte etkileşim halinde olduğu belirtilmiştir. Koenzim Q10 Eksikliği CoQ10’un vücutta eksikliği nadirdir, ancak eksikliği sıklıkla sağlık sorunlarına yol açar. Birçok hastalık süreci yetersiz düzeyde CoQ10 eksikliğine bağlanmaktadır. CoQ10 desteği kardiyovasküler hastalıklarda, parkinson, migren, göğüs kanseri ve diğer kanserler, diyabet, erkek kısırlığı, AIDS, astım, tiroid bozuklukları ve periodontal hastalıklarda faydalı olabilir. Koenzim Q10 Kaynakları Koenzim Q10 almak için sadece supplementlere bağımlı değilsiniz. Koenzim Q10 açısından zengin besin kaynakları; Sebzeler: ıspanak, brokoli ve karnabahar Sızma zeytinyağı, tereyağı Meyveler: çilek ve portakal Kuruyemiş ve tohumlar: fındık, fıstık, susam Mercimek Avokado CoQ10’un gıda kaynaklarından maksimum faydalanmasını sağlamanın en iyi yolu bu yiyecekleri çiğ tüketmektir. Koenzim Q10 Faydaları CoQ10, hücreleri oksidatif hasara karşı korur. Aynı zamanda vücudun birincil enerji kaynağı olan ATP'yi üretmede hayati bir rol oynar. CoQ10 bu nedenle bir dizi sağlık yararı sağlayabilir. Yakın zamanda yayınlanan sistematik bir inceleme, orta ila şiddetli kalp yetmezliği olan hastalarda standart tedaviye ek olarak CoQ10 takviyesinin semptomların azalması ve majör kardiyovasküler olayların azalması ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Selenyum ile birleştirildiğinde, diyabet, hipertansiyon ve iskemik kalp hastalığı olan yaşlı hastalarda CoQ10 takviyesinin kardiyovasküler mortalite riskini azaltabileceğine dair bazı kanıtlar da vardır. CoQ10, fibromiyaljili hastalarda plaseboya kıyasla ağrı, yorgunluk ve sabah yorgunluğunu azaltma potansiyeli olduğunu göstermiştir. Takviye, birçok hasta alt kümesinde endotel fonksiyonunun iyileştirilmesinde umut verici sonuçlar göstermiştir. CoQ10, iskemik sol ventrikül sistolik disfonksiyonlu kalp yetmezliği olan hastalarda endotel fonksiyonunu iyileştirebilir. Benzer şekilde, plasebo ile karşılaştırıldığında, CoQ10'un hiperlipidemili tip-2 diabetes mellituslu hastaların periferik dolaşımındaki endotel fonksiyonunu iyileştirdiği görülmektedir. Standart psikiyatrik tıbbi tedavi ile birlikte desteklendiğinde, CoQ10, bipolar bozukluğu olan hastalarda depresyon semptomlarını azaltıyor gibi görünmektedir. Polikistik over sendromlu hastalarda koenzim Q10 takviyesi, açlık kan şekerini, insülin seviyelerini ve toplam testosteron seviyelerini iyileştirebilir. CoQ10, migren profilaksisinde de umut vaat etmektedir. Çift kör, randomize kontrollü bir çalışma, günde 300 mg'ın güvenli olduğunu ve migren önleme için plasebodan üstün olduğunu gösterdi. Bir yetişkin kadın kohortunda yapılan başka bir randomize, çift kör, plasebo kontrollü çalışma, günde 400 mg takviyenin migren sıklığını, şiddetini ve süresini azalttığını göstermiştir. Başka bir çalışma, migren hastalarında günde sadece 100 mg'ın baş ağrılarının şiddetini ve aylık baş ağrısı sayısını azalttığını gösterdi. Koenzim Q10’nin antioksidan özelliği sayesinde alzheimer tedavisinde etkili olabileceği bildirilmiştir Koenzim Q10 Kullanımı Koenzim Q10 açısından geniş bir doz aralığı olmasına rağmen güvenli ve etkin tedavi çoğu zaman üç parçaya bölünmüş ve her seferinde 100 mg alımdır. Bu alımı yemeklerden 30 dakika önce tüketmek en doğru yöntem olacaktır. Koenzim Q10 Yan Etkileri Koenzim Q10 takviyeleri genellikle mide rahatsızlığı, mide bulantısı, kusma ve ishal dahil olmak üzere yalnızca küçük ve seyrek yan etkilerle iyi tolere edilir. Günlük 100 mg veya daha yüksek dozlar, bazı kişilerde hafif uykusuzluk ile ilişkilendirilmiştir. Günde 300 mg veya daha fazla alan bazı hastalarda karaciğer enzim yükselmesi görülmüştür, ancak karaciğer toksisitesi bildirilmemiştir. Diğer nadir yan etkiler arasında baş dönmesi, fotofobi, sinirlilik, baş ağrısı, mide ekşimesi ve yorgunluk yer alır. Koenzim Q10, vücudun enerji üretimi için gerekli olan, endojen olarak sentezlenmiş, yağda çözünen, vitamin benzeri tek antioksidandır. Önemli biyolojik aktivitesi nedeniyle çeşitli hastalıklarla ilişkilidir. Özellikle kalp damar hastalıkları ve nörodejeneratif hastalıklar üzerinde olumlu etkisi olabileceği belirtiliyor. Buna ek olarak, son zamanlarda yorgunluk semptomlarının gözlemlendiği çeşitli hastalıklarda semptomlarda iyileşme gösteren pozitif araştırmalar da artmaktadır. Ancak ilişkili olduğu düşünülen hastalıkların tedavisinde supleman olarak kullanımının rehberlerde yer alması için büyük örneklemli, uzun süreli, uygun dozun ve uygun formunun kullanıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. R. Stocker, “Coenzyme Q10” Reviewed, Linus Pauling Institute Micronutrient Research for Optimum Health, http://lpi.oregonstate.edu/infocenter/othernuts/coq10/, (Erişim tarihi: 5 Eylül 2009), (2007). Jafari M, Mousavi SM, Asgharzadeh A, Yazdani N. Coenzyme Q10 in the treatment of heart failure: A systematic review of systematic reviews. Indian Heart J. 2018 Jul;70 Suppl 1:S111-S117. Alehagen U, Aaseth J, Alexander J, Johansson P. Still reduced cardiovascular mortality 12 years after supplementation with selenium and coenzyme Q10 for four years: A validation of previous 10-year follow-up results of a prospective randomized double-blind placebo-controlled trial in elderly. PLoS One. 2018;13(4):e0193120. Cordero MD, Alcocer-Gómez E, de Miguel M, Culic O, Carrión AM, Alvarez-Suarez JM, Bullón P, Battino M, Fernández-Rodríguez A, Sánchez-Alcazar JA. Can coenzyme q10 improve clinical and molecular parameters in fibromyalgia? Antioxid Redox Signal. 2013 Oct 20;19(12):1356-61. Shoeibi A, Olfati N, Soltani Sabi M, Salehi M, Mali S, Akbari Oryani M. Effectiveness of coenzyme Q10 in prophylactic treatment of migraine headache: an open-label, add-on, controlled trial. Acta Neurol Belg. 2017 Mar;117(1):103-109. Izadi A, Ebrahimi S, Shirazi S, Taghizadeh S, Parizad M, Farzadi L, Gargari BP. Hormonal and Metabolic Effects of Coenzyme Q10 and/or Vitamin E in Patients With Polycystic Ovary Syndrome. J Clin Endocrinol Metab. 2019 Feb 01;104(2):319-327. Mehrpooya M, Yasrebifar F, Haghighi M, Mohammadi Y, Jahangard L. Evaluating the Effect of Coenzyme Q10 Augmentation on Treatment of Bipolar Depression: A Double-Blind Controlled Clinical Trial. J Clin Psychopharmacol. 2018 Oct;38(5):460-466. Watts GF, Playford DA, Croft KD, Ward NC, Mori TA, Burke V. Coenzyme Q(10) improves endothelial dysfunction of the brachial artery in Type II diabetes mellitus. Diabetologia. 2002 Mar;45(3):420-6. Hidaka T, Fujii K, Funahashi I, Fukutomi N, Hosoe K. Safety assessment of coenzyme Q10 (CoQ10). Biofactors. 2008;32(1-4):199-208.

  • ANDUMEDIC 3 Pro Nasıl Çalışır?

    1. Hareketlilik/mobilite ve ağrı dindirimi ile ilgilenenlere Vücudun hareketliliği bağlamında kronik boyun ve sırt ağrısının, osteoporoz/kemik erimesinin ve fibromiyaljinin doğrudan etkileri bulunmaktadır. Bu rahatsızlıklardan herhangi birine sahipseniz, hızlı bir ağrı dindirimi sağlayacak yolları aramak, sizin için gündelik bir uğraştır. Gün içinde hareketliliğinizi artıracak yollar arayıp olabildiğince normal bir hayat sürmeye çalışırsınız. ANDUMEDIC® 3 aşağıda belirtilen şekillerde yardımcı olabilir: Yoğun sırt ve boyun zorlamalarından, fibromiyaljiden, artritten, fıtıktan ve diğer uzun süreli rahatsızlıklardan ileri gelen kronik ağrıların azaltılması (Oberbillig et al. 2007, Bucka & Reich 2008, DGA 2009, DGA 2012). Hareket açıklığınızın artırılması ve genel olarak hareketliliğinizin iyileştirilmesi (Stutz & Gebel 2004, Klein, 2005). Kas geriliminin azaltılması (Stutz/Gebel 2003, Ehlen S. 2014). Önleyici ve koruyucu kullanım yoluyla ağrının sınırlandırılması. ANDUMEDIC® 3 azaltılmasında yardımcı olmak üzere iki çeşit Andulasyon prensibi uygular: Kapı-Kontrol İlkesi Omuriliğin, Andulasyonun oluşturduğu hoş/keyif verici uyaranların geçişine öncelik vermesi ve ağrılı uyaranlara kapıyı kapatması, yani etkili bir şekilde engellemesi olarak açıklanan “Kapı-Kontrolü prensibi” ile kısa süreli ağrı dindirimi elde edilir. (Melzack R., Wall P. D., 1965, Albrecht PJ. et al., 2013). Endorfin salınımı Andulasyon sırasında vücuda verilen titreşimlerin amplitüdleri ve frekansları her beş saniyede bir değiştiğinden, vücut bu titreşimlere alışkanlık geliştirememektedir. Bu durum da endorfin (vücudun otojen, doğal morfin hormonları) salınımına neden olur ve “Kapı-kontrolü” mekanizmasından bile daha etkili olacak şekilde güvenli ve tamamen doğal, uzun süreli, kalıcı bir ağrı dindirimi sağlar. 2. Sporda ve yoğun fiziksel aktivitelerde performansını artırmak isteyenler için Aktif bir şekilde spor yapanlarda daima, performansı çeşitli yollardan artırmaya yönelik bir istek bulunmaktadır. Aradığınız şey gücünüzün, konsantrasyonunuzun artması ve daha yüksek direnç seviyelerine ulaşmaksa, ya da basitçe daha hızlı ve etkili bir toparlanma, rejenerasyon dönemi geçirmekse, ANDUMEDIC 3 size yardımcı olabilir: Egzersizden ya da yoğun fiziksel aktiviteden önce ısınma sürecinin geliştirilmesi Sahadaki performansınızın geliştirilmesi ve dayanıklılığınızın artırılması Hızlandırılmış bir rejenerasyon dönemi “Andulasyonu her maçtan sonra kullanıyorum. Onsuz yapamam çünkü daha hızlı toparlanmama yardımcı oluyor”. David Ferrer (profesyonel tenis oyuncusu) Söz konusu hızlandırılmış bir toparlanma sürecine kavuşmada ANDUMEDIC 3’ün üç önemli karakteristiği bulunmaktadır: Yenilenmiş enerjinin hücrelerinize ulaştırılması* Andulasyon seansları sırasında deneyimlenen mekanik titreşimler, elektriksel mikro-akımlar üretir. Bu akımlar ATP (Adenozin Trifosfat) üretimini uyararak hücrelerde bulunan enerji miktarının artmasını sağlarlar. Bu biyolojik enerji hücre metabolizmasını hızlandırır, doğal fiziksel fonksiyonları destekler ve rejenerasyon süreçlerinin uzun süreli/kalıcı olarak uyarılmasını sağlar. Buna bağlı olarak Andulasyon, fiziksel aktiviteler için gerekli olan ısınma aşamasının süresini kısaltır ve ilgili aktivitenin ilk aşamasından itibaren daha yüksek bir güce ve artırılmış bir performansa sahip olmanızı sağlar. Bu durum, yumuşak doku ve genel sakatlık riskini azaltmaktadır. (*Lie­vens et al. 2015) Kan dolaşımı ve lenf akışının iyileştirilmesi* Andulasyon’un yaydığı titreşimler, vücuda derinlemesine nüfuz eden kızılötesi ışık ile birleştirilerek kan damarlarının genişlemesine yardımcı olan ve aynı zamanda hoşa giden/keyif veren yoğun bir ısı üretmektedirler. Bu durum kan dolaşımını hızlandırır ve bütün hücresel dokulara gerekli olan besinlerin ulaştırılma işlemlerini uyararak lenfatik akışı iyileştirir, dolayısıyla da vücudumuzda bulunan atık ürünlerin atılmasını hızlandırır ve kaslardaki laktik asit birikimini azaltır. Kas geriliminin azaltılması* ve rejenerasyon süreçlerinin hızlandırılması** Andulasyonun keyif veren titreşimleri, duyusal sinirlerlerimiz üzerine anında rahatlatıcı ve stres giderici bir etkiye yol açan bir uyarı oluştururlar. Tüm kaslardaki özellikle de kalp kasındaki baskıyı azaltarak, daha çok rahatlamamızı ve daha kolay bir şekilde toparlanmamızı sağlarlar. 3. Vücutta tutulan suyu azaltmak ve vücut ağırlıklarını kontrol etmek isteyenler için Sağlıklı olmak, aynı zamanda sağlıklı görünmek anlamına da gelebilir. İnce ve sıkı bir vücudun tadını çıkarmak, veya selülitten kurtulmak için yapılması gereken temel şey, vücutta tutulan suyun atılmasını sağlamaktır. Ancak bizi sürekli meşgul kılan yaşam tarzlarımız ve modern yaşamın baskıları yüzünden bu hedeflere ulaşmak, pek de kolay olmamaktadır. Bu konuda ANDUMEDIC® 3 size yardımcı olabilir: Çevresel su tutulmasının ve buna bağlı olarak bacaklarda, bileklerde, ellerde, ayaklarda ve karın bölgesinde meydana gelen istenmeyen şişkinliklerin azaltılması Su kaybı aracılığı ile vücut ağırlığının kontrol altına alınması Diyeti kestiğinizde veya diyetinizi katı bir şekilde uygulamayı bıraktığınızda meydana gelen “yoyo etkisinden” kaçınılması Selülitin azaltılması Yaşlanma belirtilerinin azaltılması ANDUMEDIC® 3 invaziv olmayan terapi teknolojilerine öncülük etmektedir ve gündelik konforunuzu artırmanıza aşağıdakileri gerçekleştirerek yardımcı olabilir: Vücutta tutulan suyun azaltılması Andulasyon sırasında tüm vücuda verilen titreşimler, lenfatik sistemi önemli ölçüde uyararak lenf akışını iyileştirip atık ürünlerin emilimini kolaylaştırırlar. ANDUMEDIC 3’ün vücudun fazla sıvılarını idrar söktürücü ilaçlar kullanmadan doğal bir yolla atmasını sağlaması yolundaki faydası, lenfatik sistemin fazla sıvıları uzaklaştırmasına destek olan düşük basınçlı bir masajın sağladığı faydalara benzetilebilir. Vücut ağırlığının kontrol edilmesi Andulasyon, metabolizmayı birbirinden ayrı iki mekanizma aracılığı ile hızlandırır. İlk olarak, vücudun farklı dokularına fazladan besin gönderilmesini sağlayacak şekilde kan dolaşımını uyararak, kişinin zindeliğini artırması, ikinci olarak ise, lenf akışının uyarılmasıyla, atık ürünlerin daha iyi bir şekilde emilmesini sağlayarak, kilo kaybına yardımcı olmasıdır. Düzenli Andulasyon seansları, diyeti bıraktığınızda da fazla karbonhidrat yakımını sürdürdüğünden, önceden kaybedilmiş kiloları geri alma riskini ortadan kaldırır.

  • Andubalance (Andulasyon) Nasıl Çalışır?

    Andulasyon, mekanik olarak uyarılmış titreşimlerin ve kızılötesi ışığın kombinasyonundan meydana gelmektedir. Hem bölgesel olarak, hem de tüm vücudu kapsayacak şekilde uygulanabilir. Kızılötesi ışık, titreşimlerin daha derine nüfuz edebilmesini temin etmektedir. ANDUBALANCE®’ın kalbinde bu eşsiz teknoloji yer almaktadır ve bu teknoloji, uzuvlarda tutulan suyun vücuttan atılmasını ve vücut ağırlığının doğal bir şekilde azaltılmasını sağlayacak şekilde geliştirilmiştir. Andulasyon titreşimleri stokastik olarak ayarlandıklarından ötürü, amplitüdleri ve frekansları her beş saniyede bir değişmektedir. Sonuç olarak sürekli “yeni” ve ‘’yenilenen titreşimlerin’’ etkisini deneyimleyen vücudumuzun, bu titreşim ve frekanslara alışarak etkilerinin azalması sonucuyla yüz yüze kalması mümkün değildir. Bu durum, uzun süreli ve düzenli seanslar sonucunda Andulasyonun yüksek etkinliğini açıklamaktadır. Andulasyon, bilim insanlarının, üniversitelerdeki önemli departmanların ve doktorların işbirliği ile tanınmış araştırma merkezlerinde geliştirilmiştir. Andulasyonun etkinliği, partnerlerimiz olan doktorlar ve fizyoterapistlerin günlük pratiklerinde de doğrulanmıştır. Andulasyon, bilimsel olarak araştırılmış olup, yayınlanmış pek çok çalışmaya konu olmanın yanında uluslararası toplantılarda, görüşmelerde de tanıtılmıştır. Çok sayıda hastanın kişisel yorumları, bilimsel gözlemleri ve bulguları etkilerini destekleyici niteliktedir. ANDUBALANCE®’ın kullandığı, Andulasyonun biyofiziksel çalışma ilkeleri Çalışma ilkesi 1 : Hücrelerde enerji üretimi Yaşımız ilerledikçe, bu duruma paralel olarak hücrelerimizde üretilen enerji miktarında da bir düşüş yaşanır. Dolayısıyla rahatsızlıklara ve bizi yorgun ve bitkin düşüren durumlara daha yatkın ve duyarlı bir hale geliriz. Andulasyon, vücudumuzun kendi ürettiği ve adenozin trifosfat molekülleri ya da ATP adı verilen enerji üretimini uyaran elektriksel mikro akımlar üretir. Bunun yanında Andulasyon, hücrelerimizdeki enerji miktarını artırmakla kalmaz, aynı zamanda piezoelektrik etkisine bağlı olarak kolajen üretimini de artırır. Vücudumuzda bulunan en önemli protein kolajen olduğundan bu etki, bütün dokular için önemlidir. Andulasyon, bunların dışında daha yumuşak deri hatlarına kavuşmanızı sağlar. Çalışma ilkesi 2 : Kan dolaşımı stimülasyonu Hastanın yakındığı pek çok rahatsızlık, geniş yelpazeli ve azalmış bir kan akışı ile karakterize tıbbi durumlardan ileri gelmektedir ve bu durumlarda yetersiz bir kan dolaşımından söz edilir. Kan, vücudumuzda bulunan organların yeterli miktarda besin elde etmelerini sağlar. Kan dolaşımında meydana gelecek bir bozukluk ve kan dolaşımının aksaması durumunda organlar ihtiyaçları olan besinleri yeterli miktarda alamazlar ve biz de buna bağlı olarak kendimizi yorgun hissederiz ve devamında hastalanırız. Andulasyon, arterler ve venlerdeki kan dolaşımını artırarak organlarımıza gönderilecek esansiyel besinlerin tam olarak teminini ve yine organlarımızdaki atık maddelerin vücudumuzdan çok daha hızlı ve etkin bir şekilde uzaklaştırılmasını sağlayarak bize sağlığımızı ve enerjimizi geri kazandırır. Çalışma ilkesi 3 : Lenf akışı stimülasyonu Lenf, bağışıklık sisteminin yaşamsal bir bileşeni olmanın yanı sıra, tüm organlarımızda bulunan metabolik atıkların ve sıvıların atılmasında da son derece önemli bir role sahiptir. Andulasyon, lenf akışını stimüle eder. Bundan dolayı suyun ve atığın rezorpsiyonunda önemli bir etkisi bulunmaktadır. Vücudun tuttuğu suyun yani ödemin azaltılması Vücut tarafından tutulan suyun azaltılması, bacaklardaki, ayak bileklerindeki, ellerde ve ayaklardaki çevresel şişliklerle mücadelede etkilidir. Vücuttaki sıvı tutulumu, dolaşım sisteminde ve/veya vücut dokularında bir sıvı birikimi olduğunda ve vücudun bu aşırı sıvı birikiminden kurtulamadığı durumlarda ortaya çıkar. Kan ve lenf akışı yetersiz olduğunda söz konusu sıvı birikimi dokularda kalarak şişkinliğe yol açar. Vücudun su tutması, su birikimi, ödem, özellikle bacaklarda, ayak bileklerinde, ellerde, ayaklarda ve karın bölgesinde görüldüğünde “çevresel” olarak tanımlanır. ANDUBALANCE ® uzuvlardaki çevresel ödemin semptomlarını gidermek için özel olarak tasarlanmıştır. Andulasyon teknolojisinin eşsiz özellikleri sayesinde mekanik olarak üretilen titreşimler, venöz ve lenfatik akışı stimüle ederek dokularda biriken sıvının atılmasını sağlarlar. Lenfatik sistemimiz, ikincil dolaşım sistemimizdir ve lenf sıvısı adı verilen berrak bir sıvı taşımaktadır. Bu sistem, vücudumuzun kendisini toksinlerden arındırma, besleme ve dokuların rejenerasyonu, metabolik atıkların filtrelenmesi ve bağışıklık sisteminin sağlığının korunması yetileri açısından son derece önemlidir. Kalbin pompalaması aracılığıyla vücudun her yerine kan taşıyan ana kan dolaşım sisteminin tersine, lenf sisteminin kendi pompalama düzeneği yoktur. Bu ikincil dolaşım sistemi, kasların ve diyaframın kasılıp büzülmesi sayesinde dolaşımını tek bir yönde sürdürür. Andulasyon terapisi, lenf sisteminin akış kapasitesini artırarak normalde vücuttan atılan sıvı miktarının on katı kadar sıvı atımına izin verir. Hhp, bu alanda özel bir araştırma yürütmüş olup, Andulasyon terapisi sırasında vücuda gönderilen titreşimlerin lenf akışını önemli ölçüde hızlandırdığını, bunun da potansiyel olarak dokularda sıvı rezorpsiyonuna neden olduğunu bulmuştur*. Sonuç olarak, lenfatik sistemin vücuttaki fazla sıvıları ilaç ve idrar söktürücü kullanımına gerek kalmadan doğal ve sağlıklı bir yolla atmasına yardımcı olduğundan ANDUBALANCE ® , bir çeşit lenf drenajı sağlamaktadır. Bununla birlikte söylememiz gerekir ki, ANDUBALANCE ® ile uygulanacak Andulasyon terapisinin gerçekten faydalı olabilmesi için kişinin dengeli beslendiği, yeterli miktarda su içtiği, tuz tüketimini kısıtladığı ve hareketsizlikten kaçındığı bir yaşam tarzını benimsemesi gerekmektedir. “yoyo” etkisini bertaraf etmek Diyeti bıraktığınızda veya bir diyete sıkı bir şekilde uymadığınızda vücudunuz, önceden kas dokusunun yakıldığı yerlerde bile yağ dokuları oluşturma eğilimindedir. Bu, “yoyo” etkisini açıklamaktadır. Pek çok vakada verilen kilolar, hızlı bir şekilde geri alınır. ANDUBALANCE® ,bu can sıkıcı etkiyi yok etmede önemli bir rol oynamaktadır. Andulasyon teknolojisi sayesinde, bir diyeti bıraksanız bile iç yakım motorunuz stimüle edilmeye devam eder. ANDUBALANCE® ’ın gün aşırı düzenli bir şekilde kullanılmasıyla birlikte, kaybettiğiniz kiloları diyet bırakmakla veya diyete sıkı bir şekilde uymamakla geri almazsınız. ANDUBALANCE® ’ın sayısız faydalarını uygun bir diyet ve düzenli egzersizle kombine etmek olmazsa olmaz bir durumdur. Profesyonel bir beslenme uzmanı ile birlikte ihtiyaçlarınıza uygun bir beslenme programı hazırlayın. Su kaynaklı aşırı kilolarınızdan kurtulduğunuzda kavuştuğunuz vücut ağırlığınızı kalıcı kılmak amacıyla dengeli beslenmeye ve egzersiz yapmaya devam edin. ANDUBALANCE ® ile elde edilecek faydalara genel bir bakış. Vücut tarafından tutulan suyu etkin bir şekilde azaltır; Kilo kaybındaki artış ve kalori yakımı ile optimal bir vücut şekline kavuşmanıza yardımcı olur. Çabaları maksimize ederek ve “yoyo” etkisinden kaçınmaya yardımcı olarak özgüveninizin artmasına neden olur. Cildi sıkılaştırır ve selüliti azaltır. Lenfatik sistem aracılığıyla atık drenajının sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesini sağlar. Doğal kolajen üretiminde meydana gelen artış ile vücuda daha parlak bir görünüm kazandırır. Çevresel ödem, ayak bileklerinin, ayakların, kolların ve ellerin şişkinliği ile tanımlanmaktadır. Bu şişkinlik, cildin gergin veya parlak görünmesine neden olabilir. Vücudun su tutmasının rahatsız edici bir diğer sonucu ise selülittir. Ne kadar egzersiz yapıp, diyetinizi sıkı bir şekilde takip etseniz de, selülitlerden kurtulmak son derece zor olabilmektedir. Buna paralel olarak yeniden sıkı bir cilde kavuşmak da aynı derecede, hatta daha da zordur. Daha sıkı bir vücuda kavuşmanın etkili yollarından birinin kolajen üretiminin uyarımı olduğu belgelenmiştir. Kolajen, vücutta bulunan önemli bir lif proteini formudur. İnsan dokularının büyük bir kısmında (kemik, kıkırdak ve kaslar) kolajen, elastin adı verilen ve dokularımıza dayanıklılık sağlayıp sıkı bir yapı kazandıran proteinle birlikte çalışır. Bundan dolayı kolajen, cildin sıkı, sert, esnek ve genç tutulmasında son derece önemli bir rol oynamaktadır. Aynı zamanda bu protein, çok uzun zamandır yaşlılık belirtileriyle mücadele kapsamında güzellik endüstrisi tarafından kullanılmaktadır. Genç insanlarda kolajen üretimi, ileri yaşta olanlara göre daha fazladır. Bizler yaşlandıkça, vücudumuzdaki kolajen proteinleri parçalanır. Buna bağlı olarak kolajen üretimi yavaşlar, hatta durur. Söz konusu yaşlanma süreci, cildin incelmesine, kırışıklıklara ve saçların daha çok kırılmasına neden olmaktadır. ANDUBALANCE ® için yaşamsal bir öneme sahip olan Andulasyon teknolojisi, cildimizde bulunan alıcılar aracılığıyla hücrelerimizde bulunan mitokondrileri dolaylı yoldan uyarmaktadır. Mitokondriler, hücre içi enerji üretiminden (ATP) sorumlu olan minik enerji fabrikalarıdır. Andulasyonun mekanik titreşimleri, mitokondrileri daha fazla enerji üretmeleri için uyarırlar. Üretilen hücresel enerji, vücutsal işlem ve fonksiyonlarımız için hayati bir önem taşımaktadır. Bu işlemlerden biri de, piezoelektrik etkisi adı verilen etki aracılığıyla kolajen üretimidir. Andulasyon tarafından üretilen mekanik titreşimler yoluyla kolajen proteinleri küçülür ve genleşir, yeni kolajen üretiminin yanında rejenerasyon fonksiyonlarını kuvvetlendiren de sürekli oluşturulan elektriksel mikro akım üretimidir. Kolajen üretimi, %80 oranında piezoelektrik işlemine bağlı olduğundan bu çalışma ilkesi, Andulasyonun altın çalışma ilkelerinden biridir. ANDUBALANCE ® kolajen üretimini işte bu şekilde stimüle eder ve artırır. Ve yine işte bu şekilde hatların ve kırışıklıkların azaltılmasını sağlayarak cildinizin daha genç görünmesini, parlak ve pürüzsüz olmasını sağlar.

  • Antioksidan Ne İşe Yarar, Faydaları Nelerdir?

    İnsan vücudunun serbest radikaller tarafından oluşturulabilecek oksidatif stresi ortadan kaldırmak için en önemli silahı antioksidanlardır. Antioksidanlar serbest radikalleri temizleyebilen ve hücre hasarını engelleyebilen maddelerdir. İnsanda bulunan antioksidanlar ya vücut tarafından doğal olarak üretilirler ya da dışarıdan ilave olarak alınırlar. Hem endojen hem de eksojen antioksidanlar serbest radikal süpürücü olarak hareket ederler. Bundan dolayı savunma sisteminin etkisini artırarak hastalık riskini de azaltırlar. Antioksidanlar, normal hücre metabolizmasının toksik yan ürünü olan serbest radikalleri etkisiz hale getirerek koruyucu etki gösterirler. Antioksidanlar Reaktif oksijen türlerinin oluşumunu engellemek, bu maddelerin meydana getirdiği hasarları önlemek ve detoksifikasyonu sağlamak üzere vücutta görev yapan savunma sistemlerine “antioksidan savunma sistemleri” ya da “antioksidanlar” adı verilir (Şener G, Yeğen Berrak Ç. İskemi Reperfüzyon Hasarı. Klinik Gelişim Dergisi. 2009; 22: 5-13.). Antioksidanların Sınıflandırılması Antioksidanlar, endojen ve eksojen olmak üzere iki grup altında toplanabilir. Endojen ve eksojen antioksidanlar, oksidan/antioksidan dengesini sağlamak için serbest radikallerden vücudu korur ve serbest radikalleri etkisizleştirmek için kullanılırlar (Sen S, Chakraborty R. The Role of Antioxidants in Human Health. American Chemical Society, Oxidative Stress: Diagnostics, Prevention and Therapy. Chapter 1: 1-37. 2011.). Endojen Antioksidanlar Endojen kaynaklı antioksidanlar, enzimatik ve nonenzimatik antioksidanlar olarak iki alt grupta sınıflandırılabilir. Enzimatik Antioksidanlar: · Süperoksit Dismutaz(SOD): Bunlar serbest radikallere karşı ana antioksidan savunma sistemidir. Vücutta oluşurlar, çalışması için bakır ve mangan gerekir. (Fukai T, Ushio-Fukai M. Superoxide Dismutases: Role in Redox Signaling, Vascular Function, and Diseases. Antioxidants and Redox Signaling. September 2011.) · Katalaz(CAT): Peroksizomlarda daha az olarak sitozolde ve mikrozomal fraksiyonda bulunur.Hidroksil radikali oluşumunu hidrojen peroksiti su ve oksijene parçalayarak engeller (Valko M, Leibfritz D, Moncol J, Cronin MT, Mazur M, Telser J. Free radicals and antioxidants in normal physiological functions and human disease. The International Journal of Biochemistry & Cell Biology. 2007; 39: 44 - 84.) · Glutatyon Peroksidaz (GSH-Px): Glutatyon peroksidaz, hücrelerin sitoplazmasında bulunup hidrojen peroksitten kaynaklanan oksidatif hasara karşı hücreleri korur. (Sen S, Chakraborty R. The Role of Antioxidants in Human Health. American Chemical Society, Oxidative Stress: Diagnostics, Prevention and Therapy. Chapter 1: 1-37. 2011) · Glutatyon S-Transferaz (GST): Başta araşidonik asit ve lineolat hidroperoksitleri olmak üzere lipid peroksitlerine karşı selenyum bağımsız GSH-Px aktivitesi göstererek antioksidan savunma mekanizması oluştururlar.( Akkuş İ. Serbest radikaller ve fizyopatolojik etkileri. Mimoza Yayınevi, Konya,1995.) Nonenzimatik Antioksidanlar: • Glutatyon • Koenzim Q 10 • Melatonin • Selenyum • Ürik asit • α-lipoik asit • Bilirubin • Transferrin • Albümin • Seruloplazmin Eksojen Antioksidanlar · α-Tokoferol (Vitamin E): Tokoferollerin alfa, beta, gama, delta vb.çeşitli türleri bulunmaktadır. Antioksidan aktivitesi en yüksek olan tokoferol de αtokoferol’dür. Vitamin E, bitkisel yağların sabunlaşmayan kısımlarında, yer fıstığı, badem, pamuk ve keten tohumlarında bulunur. · β-karoten (Vitamin A): · β-karoten, karotenoidlerin yağda çözünen bir üyesidir. Bunlar aktif A vitaminine dönüşebildikleri için provitamin olarak tanınırlar. β-karoten retinada retinole dönüşür ve karanlıkta görüş için gereklidir. β-karoten, güçlü bir antioksidandır. · Askorbik asit (Vitamin C): Askorbik asit, güçlü indirgeyici aktivitesinden dolayı iyi bir antioksidandır. Süperoksit, hidroksil, singlet oksijen, hidroperoksil, lipid peroksil radikalleri ile reaksiyona girerek onları ortamdan temizler. İdeal bir antioksidanın, serbest radikal hasarını önleyebilmesi için, hem suda hem de yağda çözünür özellikte olması gerekir. E vitamini ile verilen askorbik asit, hem yağ hemde sulu ortamda etki gösterdiğinden, serbest oksijen radikallerini temizleyici etkisi oldukça kuvvetlidir. · Folik asit (Vitamin B9): Folik asit suda çözünebilen bir vitamin B üyesidir. Folik asit, DNA sentezi ve kırmızı kan hücrelerinin üretimi için gereklidir. Kadın ve erkeklerde normal fertilite için önemlidir. Ayrıca, gebelik ve çocukluk gibi büyüme periyotlarında ve hücre bölünmesi sırasında rol alır. Folik asit erkeklerde spermatogenezis için de gereklidir. Folik asit ROS’u temizleyen çok güçlü bir antioksidandır. (Hussein HK, Elnaggar MH, Al-Zahrani NK. Antioxidant role of folic acid against reproductive toxicity of cyhalothrin in male mice. Glo Adv Res J Environ Sci Toxicol. 2012; 1(4): 66-71.) Antioksidanların Faydaları Nelerdir? 1. Bilişsel Sağlığa Yardımcı: Antioksidanlar, merkezi sinir sistemindeki aracılar olarak çalışır, böylece iltihabı önler ve bilişsel sağlığı arttırır. Nörolojik hastalıklarının çoğu, antioksidan alımıyla önlenebilen ve iyileştirilebilen oksidatif hasarla ilişkilidir. Antioksidanlar, Alzheimer hastalığı gibi birçok hastalığın önlenmesinde de rol oynamaktadır. (Fatty Acids, Antioxidants and Physical Activity in Brain Aging Hércules Rezende Freitas, Gustavo da Costa Ferreira Nutrients. 2017 Nov; 9(11): 1263. Published online 2017 Nov 20. doi: 10.3390/nu9111263) 2. Romatoid Artrit Tedavisine Yardımcı: Bir çalışma, E ve C vitamininin enflamatuar yanıt ve klinik semptomlar üzerindeki etkisi romatoid artritin semptomlarını iyileştirebileceğini ve rahatlama sağlayabileceğini görülmüştür. (Antioxidant intervention in rheumatoid arthritis: results of an open pilot study Richard M. van Vugt, Philip J. Rijken Clin Rheumatol. 2008 Jun; 27(6): 771–775. Published online 2008 Feb 15. doi: 10.1007/s10067-008-0848) 3. Bağışıklık Sistemine Yardımcı: A, C, E vitaminleri ve karotenoidler gibi antioksidanlar bağışıklık sağlığını artırır. Avrupa Klinik Beslenme Dergisi'nde yayınlanan bir raporda, diyet antioksidan takviyesinin bağışıklık sistemini koruduğu ve sağlıklı yaşlanmaya katkıda bulunduğu belirtilmektedir. (Effects of antioxidants on immune system ageing M De la Fuente European Journal of Clinical Nutrition volume56, pagesS5–S8 (2002)) Yapılan epidemiyolojik çalışmalarda, fenolik asitlerin radikaller tarafından indüklenen oksidasyona karşı güçlü inhibitör aktiviteye sahip olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca fenolik asitler iltihap önleyici, bağışıklık sistemlerini güçlendirici ve kan dolaşımını iyileştirici özelliklerinden dolayı vücuda önemli düzeyde anti-aging etki gösterirler. (Ravichandran K, Ahmed AR, Knorr D, Smetanska. 2012. The effect of different processing methods on phenolic acid content and antioxidant activity of red beet. Food Research International 48: 16–20.) 4. Yaşlanma Üzerindeki Etkisi: Yaşlanmaya karşı vücudun savunmasında en önemli rolü SOD enzimi oynamaktadır. Bu enzim vücudun savunma sisteminin güçlendirilmesi oksidatif stresi ve yaşlanma oranını azaltarak yaşam süresini uzattığı bildirilmiştir. (Oxidative stress, caloric restriction, and aging. Sohal RS1, Weindruch R. Science. 1996 Jul 5;273(5271):59-63.) E vitamini, yaşlanma sırasında oksidatif strese karşı beyindeki sinir sistemini korur ve dolayısıyla bilişsel işlevlerin azalmasını önler. (Fukui K, Omoi NO, Hayasaka T, et al.: Cognitive impairment of rats caused by oxidative stress and aging, and its prevention by vitamin E. Annals of the New York Academy of Sciences. 2002;959:275-284.) 5. Sigara Tüketimine Bağlı Oksidatif Stres: Sigara içenlerin oksidatif stresin arttığı ve antioksidan aktivitesinin azaldığı gözlendiği görülmüştür. Meyve ve sebze tüketiminin sigara içenler için koruyucu bir strateji olabileceğini göstermiştir. (The interaction of cigarette smoking and antioxidants. Part I: diet and carotenoids Kelly GS Altern Med Rev. 2002 Oct;7(5):370-88.) 6. Göz Sağlığı: Antioksidan tüketimi yaşa bağlı makula dejenerasyonunun ve diğer görme sorunlarının ilerlemesini önleyebildiği belirtilmiştir. (Antioxidants and vision health: facts and fiction. Grover AK1, Samson SE. Mol Cell Biochem. 2014 Mar;388(1-2):173-83. doi: 10.1007/s11010-013-1908-z. Epub 2013 Dec 6.) Lutein, antioksidan aktivitesi sayesinde üveit hastalığına yani gözün iris, tabakasında meydana gelen iltihaplanmalara yol açan lipopolisakkaritlere karşı kısmen gözü korur. (Rong-Rong He, Bun Tsoi, Fang Lan, Nan Yao, Xin-Sheng Yao, Hiroshi Kurihara. 2011. Antioxidant properties of lutein contribute to the protection against lipopolysaccharideinduced uveitis in mice. Chinese Medicine, 6: 38-46 ) Güçlü bir antioksidan olan β-karoten, retinada retinole dönüşür ve karanlıkta görüş için gereklidir. (Pham-Huy LA, He H, Pham-Huy C. Free Radicals, Antioxidants in Disease and Health. Int J Biomed Sci. 2008; 4(2): 89-96) 7. Cilt Sağlığı: Vitamin E’nin antioksidan etkisi ile ilgili araştırmaların önemli kısmı, deri antioksidan kapasitesini arttırdığını ortaya koymaktadır. Cilt yaşlanmasına ve ışığın deri üzerindeki yıpratıcı etkisine karşı daha güçlü bir korunma oluşturmada vitamin E ve kombinasyonları önemli düzeyde etkilidir. (Larson RA. Naturally occuring antioxidants. Lewis publishers. New York. 1997.) Antioksidan Çeşitleri ve En İyi Gıda Kaynakları Antosiyaninler: Bunlar meyveler, patlıcan, patates, havuç ve kuşkonmaz gibi sebzelerde bulunur. Bu antioksidanlar kan damarı sağlığını geliştirmeye yardımcı olur. Resveratrol: Bitter çikolata, kırmızı şarap, yerfıstığı ve üzümde bulunur. Kalp ve akciğer sağlığını desteklemeye, belirli kanser türlerini önlemeye ve genel olarak iltihabı azaltmaya yardımcı oldukları görülmüştür. Izoflavonlar: Soya fasulyesinde bulunurlar. Kemik sağlığını desteklemeye, eklem iltihabını azaltmaya, menopoz semptomlarını hafifletmeye ve meme kanserine karşı korunmaya yardımcı olurlar. Likopen: Bu domates ve domates ürünlerinde, pembe greyfurt, karpuz ve kırmızı biberde bulunur. Bunlar prostat ve kalp sağlığını desteklemeye yardımcı olur. Lutein: Bu antioks idan ıspanak, brüksel lahanası, brokoli, marul, lahana, enginar ve lahanada bulunur. Bu antioksidan göz ve kalp sağlığını desteklemeye yardımcı olabilir ve bazı kanserlerin önlenmesinde rol oynayabilir. Antioksidan Kaynakları Bitki besinleri zengin antioksidan kaynaklarıdır. Meyve ve sebzelerde, fındık, kepekli tahıllar ve bazı etlerde, kümes hayvanlarında ve balık gibi diğer yiyeceklerde bol miktarda bulunurlar. İyi spesifik antioksidan kaynakları şunlardır: allium sülfür bileşikleri - pırasa, soğan ve sarımsak antosiyaninler - patlıcan, üzüm ve çilek beta karoten - kabak, mango, kayısı, havuç, ıspanak ve maydanoz kateşinler - kırmızı şarap ve çay bakır - deniz ürünleri, yağsız et, süt ve kuruyemiş flavonoidler - çay, yeşil çay, narenciye, kırmızı şarap, soğan ve elmalar indoller - brokoli, lahana ve karnabahar gibi sert sebzeler izoflavonoidler - soya fasulyesi, soya peyniri, mercimek, bezelye ve süt lignans - susam, kepek, kepekli tahıllar ve sebzeler lutein - ıspanak ve mısır gibi yeşil, yapraklı sebzeler likopen - domates, pembe greyfurt ve karpuz polifenoller - kekik selenyum - deniz ürünleri, sakatat, yağsız et ve kepekli tahıllar A vitamini - karaciğer, tatlı patates, havuç, süt ve yumurta sarısı C vitamini - portakal, frenk üzümü, kivi, mango, brokoli, ıspanak E vitamini - avokado, fındık, tohum ve kepekli tahıllar Gıdadaki Antioksidan İçeriği Belirlemek İçin: Herhangi bir gıdadaki antioksidan içeriği, ORAC skoru ile ölçülür. Oksijen Radikal Absorbans Kapasitesi olarak adlandırılan ORAC skoru, belirli bir gıda maddesinin toplam antioksidan kapasitesini belirler. Skor arttıkça, antioksidan kapasite o kadar artar.

  • İrritabl Bağırsak Sendromunda beslenme:FODMAP

    İrritabl bağırsak sendromu (IBS) yaygın görülen bir fonksiyonel barsak hastalığıdır. IBS hastalarının % 96'sı şişkinlik problemi yaşar ve konvansiyonel terapilere kötü yanıt verir. IBS olan kişilerde kalın bağırsak hareketlerinde anormallik ve barsak duvarındaki kaslar ile sinirler arasındaki iletimde bozukluk olduğu tespit edilmiştir. Bunun sonucunda bağırsak dışkıyı atabilmek için birbiri ile uyumsuz hareketler yapmakta ve kişide karın ağrısı, şişkinlik ve dışkı kıvamı ve miktarı ile ilgili sorunlar meydana geliyor. Kişiden kişiye şikâyetlerin artma nedenleri farklılık gösterse de, sindirim sistemi ile ilgili bir bozukluk olduğundan, yiyecekler büyük önem taşıyor. IBS hastalarında şişkinlik semptomlarının iyileştirilmesinde düşük FODMAP diyetinin etkinliğini destekleyen kanıtlar vardır. FODMAP Diyeti: FODMAP`ın açılımı Fermente Oligo-sakkarit, Disakkarit, Mono-sakkarit ve Polyoller. Bağırsak problemi olan kişiler, bu şekerleri sindirmekte zorlanıyor. Bu durumda da bakterilerin yaşadığı kalın bağırsağa geçiyorlar. Orada da bakteriler, bu şekerleri mayalamaya başlıyor. Sonrasında ise gaz şişmeleri ve ağrılara neden olabilir. Bu durum İrritabl Bağırsak Sendromu olan kişilerde sıkça karşılaşılan bir problemdir. 6 hafta boyunca FODMAP içeriği yüksek birçok yiyecek tüketilmiyor. Bunun sonucunda bu ağrı ve şişkinliklerin büyük ölçüde azalması beklenir. Bu 6 haftanın sonunda ise, tüketilemeyen bu yiyecekler az miktarlarda olmak üzere tek tek günlük diyete tekrar ekleniyor. Böylece bağırsak üzerindeki etkileri gözlenerek o gıdanın rahatsızlık verip vermediği saptanmaya çalışılır. FODMAP Diyetinde Önerilen Besinler: Et grubu: Yağsız kırmızı etler, Derisiz hindi, Tavuk, Balık, Kabuklu deniz ürünleri, Yumurta, Yumurta beyazı. Tahıllar: Mısır unu, Pirinç, Glutensiz tüm yiyecekler. Meyveler: Muz, Üzüm, Ayva, Greyfurt, Kivi, Böğürtlen, Ananas, Mandalina, Portakal, Limon. Sebzeler: Biber çeşitleri, Marul, Domates, Salatalık, Havuç, Kereviz, Patlıcan, Kabak, Yer elması, Nane, Roka, Dereotu, Maydanoz, Ispanak, Pazı, Ebegümeci, Semizotu. Soslar ve baharat: Sirke, Hardal, Sarımsak, Pul biber, Tuz, Zeytinyağı. Süt ve süt ürünleri: Çedar, Parmesan, Mozarella tip peynirler, Laktozsuz süt. FODMAP Diyetinde Kaçınılması Gereken Besinler: Yüksek fruktoz içeren bazı taze meyveler, früktoz şurubu içeren tüm yiyecekler, Çikolata, Kırmızı et, Kafein içeren içecekler, Alkollü içecekler, Suni tatlandırıcılı diyet yiyecek ve içecekler.

  • İyot ve Tiroit İlişkisi

    Vücudumuzda ortalama 20-30 mg kadar iyot bulunmaktadır. Bunun %75’i tiroit bezinde geri kalanı kan, süt salgılayan meme bezi, mide mukozası ve diğer dokulardadır. Yeterli kadar iyot almadığımızda T3 ve T4 adını verdiğimiz tiroit hormonları yapılmaz. Hormonlar az yapılınca, daha çok hormon yapılması için tiroit bezinde büyüme olur. Tiroit bezinin büyümesine guatr adı verilir. Bu hastalık kadınlarda erkeklerden daha sık görülen bir hastalıktır ve özellikle gebelik döneminde ve ergenlik öncesi çocuklarda görülür. İyot eksikliği çok fazla ise tiroit bezi yetmezliği oluşur. Bu durumda metabolizmamız yavaşlar. Cilt kurur, saçlar dökülür, yüzde şişkinlik, kaslarda gevşeklik, güçte azalma ve zihinsel tembellik gibi belirtileri olan miksödem görülür. Tiroit bezinin görevi T3 ve T4 hormonlarını üretmektir. Tiroit hormonları ayrıca vücudumuzda her hücre ve dokunun fonksiyonlarını düzenler. Metabolizmanın hızını tiroit hormonları belirler. İyot Eksikliği; İyot eksikliği, canlının büyüme hızını ve metabolizmayı denetleyen tiroit bezi salgısını doğrudan etkileyen iyot elementinin vücuda yeterli miktarda alınamaması durumudur. İyot eksikliğinde kalp ve akciğer yetersizliği, kilo artışı saç ve tırnaklarda kırılma kilo artışı, konsantrasyon güçlüğü görülmesi artar. Yeni doğanda: Guatr, aşikar ve subklinik hipotiroidi, cücelik Hamilelikte: Kendiliğinden düşük, ölü doğum, doğumsal anomali, endemik cücelik Erişkinlerde: Guatr, hipotiroidi, zekâ geriliği, kısırlık Hipotiroidi Nedir; Tiroit bezi hormonlarının tiroit bezinden kısmen veya tam olarak yapılanmaması ve kan dolaşımına verilememesinden kaynaklanan bir hastalıktır. Bebek ve çocuklarda görülen hipotiroidi, büyüme ve gelişmede geriliğe neden olur. İyot ihtiyacımızı karşılamak için; Yemeklerde ve masada kullandığımız tuzu, iyotlu tuzla değiştirmek günlük olarak almamız gereken iyodu karşılar. İyot ihtiyacını karşılamak için sadece iyotlu tuz kullanmak yerine balıklar, deniz ürünleri ve sebzeler(ıspanak, soya fasulyesi, kuru fasulye, sarımsak) tüketebiliriz. WHO(Dünya Sağlık Örgütü) Tarafından Belirlenen Günlük İyot İhtiyacı Şöyledir; 0-59 aylık olan çocuklarda: 90 mikrogram/gün, 6-12 yaş arasında: 120 mikrogram/gün Genç erişkinlerde ve erişkinlerde: 150 mikrogram/gün Hamilelerde ve emzirme sırasında: 200 mikrogram/gün Hamilelerde ve emzirme sırasındaki iyot miktarı bazı kuruluşlara göre sırasıyla 220 ve 290 mikrogram/gün’e kadar çıkarılmaktadır. Hamilelik ve Emzirme Döneminde İyot Eksikliği Çok Önemli; Bebeklik döneminde iyot eksikliği ruhsal ve bedensel gelişimi ağır bir biçimde kesintiye uğratan kretenizme yol açar. Bu durumun önüne geçilmesi için anne gebelikte iyotça zengin besinler almalıdır. Ayrıca hamilelerde iyot eksikliği bebeğin beyin gelişimini önler ve hipotiroidiye neden olur. Beyinde kalıcı zekâ geriliği oluşur. Günlük iyot ihtiyacı hamilelik döneminde artar bu miktarın alınması hem anne hem de bebeğin sağlığı için çok önemlidir. Rakamlara göre dünyada iyot eksikliği 130 ülkede 750 milyondan fazla insanı etkiliyor. Sağlığımızda önemli bir yere sahip olan iyot hakkında kendimizi ve çevremizi bilinçlendirmeliyiz.

bottom of page